26 Mart 2012 Pazartesi

HOCA EVLiYA-YI PÂRİSÂ

     Hoca Garib'in birinci halifesi.. Buhara taraflarında Harmentehî isimli köyden.. İsim ve cismi kalmamış bir yer.. Def­nedildiği yer de orası..

HOCA GARİB

     Hoca Evliya'nın oğlu ve dördüncü halifesi.. Meşhur Şeyh Necmeddin Kümrâ, onun üstün bağlılarından.. Şeyh Seyfüddin Büharazî de bağlılar halkasından. .

Şeyh Seyfüddin, Hoca Garib hakkında sorduğu bir suale bir başka şeyhten şu cevabı alıyor :

— Tam erdir ve nisbeti cezbe ile ziynetlenmiştir. Bu cevabı veren şeyh devam ediyor:

— Ben hayatım boyunca nice velî   ve gönül ehliyle görüş­tüm. 'Hoca Garib derecesinde hiç bir kimse görmedim. Hoca Garib de dört halife bıraktı.

HOCA SOKMÂNİ

Üçüncü halife..

Kabri Evliya-yı Kebîr Hazretlerininki ile yanyana. .

HOCA ZEKİ HUDABADİ

Buhara'nın beş fersah uzaklığında Hudâbâd köyünden.. Kabri de orada. . ikinci halife..

HOCA DEHKAN KILLETÎ

    Hoca Evliya'nın dört halifesinden ilki. . Hocanın vefatından sonra irşâd makamına geçtiler, öbür halife ve müridler kendisine bağlandılar. Kabirleri, Buhara'nın Şimalinde, şehirden iki fersah mesafede Kıllet isimli köyde. .

EVLlYA-YI KEBÎR

Hoca Abdülhalik Gucdevânî Hazretlerinin ikinci halifesi.. O da Buhara'dan..

Başlangıçta, Buhara âlimlerinden birinin zahirî plânda ders­lerine devam ederken, çarşıda, nuranî bir zata tesadüf ediyor. Bu, Hoca Abdülhalik Gucdevânî Hazretleridir. Bir bakışta hoca-va tutuluyor ve peşi sıra gitmeğe başlıyor. Hoca bir dükkândan bir parça et satın alıyor. Tutkun genç hemen büyük Velî'nin ya­nına sokulup hizmet arzediyor :

— Müsaade buyurur musunuz, elinizdeki et paketim evini­ze kadar ben taşıyayım ? Hoca bu aşk dolu gence bakıyor, kimbilir onda neler görü­yor ve hemen razı oluyor :

— Peki oğlum, al bu paketi ve eve kadar benimle gel! Evinin kapısında Abdülhalik Hazretlerinin mukabelesi:

— Teşekkür ederim; şimdi bir saat sonra gel de beraber ye­mek yiyelim! Bir saat sonra buluşup sofraya oturdukları zaman, Evliya-yı Kebîr Hazretleri, dışından tahsiline çalıştığı ilim bakımından kendisini sıfır buluyor, yüreğinin Hoca Abdülhalik Gucdevânî elin­de yoğurulmaya, bütün varlığının ona doğru akmaya başladığım hissediyor ve mürşidine kapılanıyor. Artık zahir plânında kendi­sine ders veren hocadan sıyrılmıştır. Fakat o hoca, talebesini tarikatten döndürmek için elinden geleni ardına koymamakta. . Es­ki talebesi hakkında da söylemediğini bırakmamakta. . Buna kar­şılık Hoca Evliya susmakta, asla karşılık vermemekte. . Bir gece Evliya-yı Kebîr Hazretleri, mahut Hoca'nın şenî bir fiil işlediğine dair bir rüya görüyor. Aynı gecenin sabahı ho­ca, onun huzurunda.. Büyük velîyi yüzüne karşı kötülemekle meşgul.. Hoca Evliya dudaklarında zarif bir tebessüm, adama dönü­yor :

— Ey üstad geçinen adam! Gece filân şenî fiilî işlersin, gün­düz de utanmadan karşımıza geçip bizi Hak yolundan döndürmeğe yeltenirsin! Hoca, bu açık keramet karşısında Evliya-yı Kebîr'in ayaklarına kapanırcasına ona el uzatıyor, tevbe ediyor, Abdülhalik Gucdevânî Hazretlerinin kısa zamanda Evliya-yı Kebîr üzerindeki eserini görüp aynı yola giriyor ve eriyor. Evliya-yı Kebîr Hazretleri, Buhara pazarında Sarraflar Mes­cidi denilen yerde kırk gün, kırk gece bir çile çıkarmışlar. . Bu çile esnasında murakabeleri o kadar derin olmuş ki, gönüllerine tek bir yabancı his (havâtır) düşmemiş. . Hoca Ubeydullah Hazretleri, Hoca Evliya'nın bu çilesini fevkalâde büyük görürler, be­ğenirler ve taaccüplerinden parmaklarını ısırırlardı. Derlerdi ki :

— «Hâcegân» yoluna girenler az zamanda öyle bir mertebe­ye erişirler ki duydukları her ses kulaklarına zikir gelir ve zikir­den başka hiç bir şey işitmezler. Hoca Evliya'nın çilesini de, ha­tıra hiç bir şey gelmediği değil, gelenlerin kendi bâtınına asla zahmet vermediği şeklinde anlamak lâzımdır. Bir ırmağın üzerin­deki çerçöp nasıl suyun cereyanına engel olamazsa öyle. . Yine Hoca Ubeydullah Hazretleri anlatıyor :

— Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin en ileri bağlılarından Alâ-eddin Attâr Hazretlerine sormuşlar : Sizin gönlünüz, ona hiç bir yabancı his düşmeyecek kıvamda mıdır? Alâeddin Attâr cevap vermiş : Yok, yok, düştüğü olur; ama kalmaz, gider. «Havâtır»a kökünden mâni olmak imkânsızdır. Yirmi yıl nefyettiğim bu fi­kir, bunca emek ve gayretten sonra birdenbire yine zuhur etti, fakat karar kılamadı. «Havâtır»ı karşılamak zor iştir. Hattâ bazıları onlara hiç bir itibar gösterilmeyeceği kanaatindedir. Şu var ki, onların ruha yerleşmesine göz yummamak lâzımdır. Vefatlarına yakın kendilerine dört halife seçtiler. Mübarek kabirleri, Buhara taraflarında Hâkrîz isimli hisa­rın Ayyâr burcu yanında..

HOCA AHMED SIDDÎK :

         Hoca Abdülhalik Hazretlerinin ilk halifeleri.. Buharadah.. Hoca Hazretlerinin vefatlarından sonra makamlarına geçiyorlar ve kendi vefatları da yaklaşınca, bütün bağlıları, Hoca Evliya-yı Kebîr ve Arif Reyvegerî Hazretlerine ısmarlıyorlar. Bunlar, ana kolun baş kutuplarıdır.

Hoca Ahmed'in kabirleri, Buhara'dan üç fersah mesafede bir köydedir.

Abdülhalik Gucdevanî Hazretleri, Tarikatın Temel Ölçüleri

    Abdulhalik Gucdevanî Hazretlerinin 8 düsturu vardır ki, tarikatın temel ölçülerini temsil, kemâl rejiminin muhteşem planını teşkil eder:

  1. Huş der dem.
  2. Nazar ber kadem.
  3. Sefer der vaten.
  4. Halvet der encümen.
  5. Yad-ı Kerd.
  6. Baz-ı Keşt.
  7. Nigah-ı Daşt.
  8. Yad-ı Daşt.
Son ölçünün «bunlardan başka her şey ziyandır!» manasına bir de eki var..

Ayrıca 3 düstur daha :
  1. Vukuf-u zamanî.
  2. Vukuf-u adedî.
  3. Vukuf-u kaibî.

Bunlarla beraber hepsi 11 ölçü..

HUŞ DER DEM :
Alınan her nefeste hazır olmak. . Yani her nefeste huzuru muhafaza etmek, Allah'tan gafil olarak tek nefes almamak.. Mevlana Sadettin Kaşgarî bu ölçüyü «Bir nefesten bir nefese geçerken asla gaflete düşmemek ve huzurda olmak» diye tarif ediyor. Hoca Ubeydullah Hazretleri de şöyle ifade ediyorlar :

— Bu yolda nefesi muhafaza ve ona riayet etmeği mühim tutmuşlardır. Gerektir ki her nefes huzur ve bilgi ile alınıp verilsin.. Nefesini koruyamayanlara yolunu şaşırmış gözüyle bakarlar.

Şah-ı Nakşibend:

— Bu yolda terakkinin temeli nefes üzerindedir. Her nefeste hale bakmalı ve mazi ile istikbali düşünmekten uzak kalmamalıdır. Nefesin giriş ve çıkışında iki nefes arasını öyle muhafaza etmelidir ki hiç biri vücuda gafletle girip vücuttan gafletle çıkmasın..

Şeyh Necmeddin Kubrâ ise meşhur risalesinde nefes sırrını şöyle anlatıyor:

— Allah'ın zat ismi «hâ - he» harfinden ibaret olup başındaki «elif» ve «lam» harfleri tarif edatıdır, işte her nefeste bu harf ve isim cereyan eder. Sahibi ister farkında olsun, ister olmasın. O şey ki, içinde o isim cereyan etmez, hayata müstehak değildir. Şu halde bütün canlıların nefes alış ve verişleri, bilen ve bilmeyen için hep o isimledir. Marifet yolcusuna düşen borç ise bu inceliği bilmek ve her nefeste Allah ile olarak huzuru elde tutmaktır.

NAZAR BER KADEM :
Bu ıstılah «göz ayağa bakacak» manasına.. Sâlik, şehirde, sahrada, yolda, her yerde gözünü ayağına mıhlayacak, daima yere bakacak ve onu başıboşluktan, dilediği yere bakmaktan koruyacaktır. Bu ölçüde, göz nereye değerse oraya akan gönlün perişanlıktan kurtarılması ve kendi iç alemine bağlı kalması hikmetini okuyoruz.

SEFER DER VATEN:
«Vatanda sefer» manasına gelen bu tabir, müridin, kötü ahlakından ve beşerî sıfatlanndan sıyrılıp iyi ahlak ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir. Mürşid aramak için girişilen maddî seferler de bu mananın içindedir. «Hacegân» yolunda, mürşidini buluncaya kadar sefer edip ondan sonra mürşidin hizmetinde ikamete geçmek ve iç seferini tamamlamak başlıca kaidelerdendir.

HALVET DER ENCÜMEN:
Yani mecliste, toplulukta yalnızlık.. Hoca Bahaeddin Nakşibend hazretlerine sormuşlar:
— Sizin tarikatınızın esası nedir? Buyurmuşlar:
— Halvet der encümen, toplulukta yalnızlıktır. Zahirde halk, batında hak ile olmak..
Ve buyurmuşlar :
— Bizim tarikatımızın esası sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhretteyse afet vardır. Hayr cemiyettedir; cemiyet de sohbette.. Elverir ki, her iki tarafın hakkı verilsin ve birinden birine saplanıp kalınmasın..
Hoca Evliya-yı Kebir buyurdular :
— Toplulukta yalnızlık şudur : Zikir insanı öyle kaplayacak insan kendisini zikre öyle verecek ki, en kalabalık ve şamatalı yere girse hiç bir şey işitemez olacak..

Hoca Ubeydullah Hazretleri :

— İnsan kendisini topyekûn zikre verse, beş altı günde öyle bir mertebeye erişir ki, halkın çağrıştığı ve birbiriyle didiştiği hep zikir görünür. Kendi konuştukları da..

YAD-I KERD:
Dilin kalble beraber zikridir.

Mevlana Sadettin Kaşgarî:

— Zikir talimin usulü şöyledir ki, Şeyh kalbiyle tevhid kelimesini söylerken, mürid kendi kalbini hazırlayacak ve şeyhin yüreğine karşı tutup gözlerini yumacak, dilini damağına yapıştıracak, dişlerini sıkacak, nefesini tutacak ve yalnız kalbiyle zikre başlayacak.. Nefesini hapsetmekte sabır gösterecek ve bir nefeste üç kere tevhid kelimesini çekecek. . Böylece zikrin halavetini kalbinde arayacak..

Hoca Ubeydullah Hazretleri :

— Zikirden murad, kalbin Allah'tan bilgi edinmesidir. Bu bilgi meydana gelince zikir yerini buldu demektir. Eğer gönül ehli sohbetinde bu bilgi meydana gelmezse zikre devam etmek lazımdır. Zikirde en kolay ve sağlam yol, nefesini göbeği altında hapsedip dudağını dudağına ve dilini damağına yapıştırmak suretiyle olandır. Kalbin hakikati o duygu ve anlayış merkezi olmaktır ki, her tarafa yönelir, dünyayı ve dünya işlerini hep o düşünür ve göz açıp kapayıncaya kadar yerleri, gökleri ve bütün alemleri dolaşır, işte onu bütün fikirlerden caydırıp, tiksindirip, yürek dediğimiz maddî et parçasına döndürmek ve zikirle bağlamak lazımdır. O türlü ki, Tevhid Kelimesindeki (lâ) hecesini yukarıya çekip (ilahe) lafzını sağ tarafına atarak (illallah) kelimesini şiddet ve kuvvetle kalbe indirerek, yükleyerek. . öyle ki; zikrin harareti bütün vücuda yayılmış hissetmeli ve o hararet içinde erimeli. . Tevhit kelimesinin nefy tâbir olunan «lâ ilâhe» kısmında, mürid, kendi vücudiyle beraber mutlak bir yokluğa dalacak, ispat kısmında «illallah» ise varlığı yalnız Allah'a tahsis edecektir. Mürid bütün zamanını bu zikre bağlayacak ve hiç bir faaliyet kalbin atışı gibi onu bu zikrinden alıkoyamayacaktır. Nihayet zikr kalbin zarurî sıfatı haline gelecektir.

Kalb, üç köşeli bir et parçası şeklindedir ki, sol memenin altındadır ve insan hakikatinin toplu merkezidir. Bu et parçası öyle bir kelimedir ki, toplu hakikat onun manasıdır. Toplu insan hakikati de öyle bir özdür ki, bütün kainat onun mufassal ifadesidir. Her yemişin çekirdeğinde kendi ağacı öz halinde bulunduğu gibi, kalpte de bütün kainat özleştirilmiştir. Hasılı, kalb, bütün mevcutların hülasa halinde nüshası ve sonsuz sırların toplanma noktasıdır. Kalbe yol bulan murada erer, ona yol bulmak da gönül ehlinin hizmetine erişmekle olur. O zaman müride öyle bir keyfiyet yüz gösterir ki, eşya ve hadiselerin dedikodusundan kurtulup can ve gönül sohbetine ve Allah bilgisine erer. Hiç bir zahmet ve meşakkat çekmeksizin de Allah'tan gayri ne varsa onlardan el çeker. Eşyanın terkindeki hikmeti, hürriyeti, zikr hakikatim mürid o zaman anlar.

BAZ-I KEŞT:
Zikirde ihtiyarsızca hatıra gelen, iyi ve kötü her fikri nefyetmek, kovmak.. Zikirde kalbin «Allahım, benim muradım sensin, senin rızandır; başka hiç bir şey değil!.» itminanına ermesi şarttır. Kaibde başka alakalara yer kaldıkça böyle bir itminan teşekkül edemez ve zikr halis olamaz. Başlangıçta bu itminana erilemese de yine zikri bırakmamak ve bu his elde edilinceye kadar zikre devam etmek gerekir.

Mevlana Aliyüddin diyor ki:

— Başlangıçta ilk zikir emrini aldığım zaman «Allahım, benim muradım sensin, senin nzandır; başka hiç bir şey değil!» fikrini benimsemedim, böyle bir iddiadan utandım. Zira bu iddiada sadık değildim. Yalan söylemiş olacaktım. Vaziyeti üstadıma anlattım. Dediler ki: «insan bu sözde sadık olmasa bile yalanını hakikat haline getirinceye kadar onda sabit olmalıdır.» Sonradan işin hakikatini anladım.

Tam doğruluk, işte, yalanı bile gerçeğe çevirmeğe bakan bu sebat ve ısrardadır.

NlGAH-I DAŞT
Bu, «havatır» ın, yani kalbe ânî olarak gelen yabancı ve nefyi gereken his ve fikirlerin murakabesidir. öyle ki, mürid, bin kere Allah'ın ismini andığı halde hatırına bir kere bile yabancı fikir gelmemelidir. Mevlana Sadeddin Kaşgarî Hazretleri bu bahiste buyurmuşlardır ki:

— Mürid, bir veya iki saat, hatta mümkün olduğu takdirde daha fazla zaman içinde kendisini «havâtır» dan korumalıdır.

Hoca Ubeydullah Hazretlerinin üstün halifelerinden Mevlana Kaasım buyurdular :

— Nigah-ı Daşt o dereceye erişmelidir ki, güneşin doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiç bir yabancı şey uğramamalıdır. öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini azletmiş hale gelmelidir.

Hakikat ehlince malumdur ki, hayal kuvvetim yarım saat için bile yok edebilmek son derece güç ve nadirlerin nadiri bir iştir. Ancak bazı yüksek velîlerin karı olabilir.

YAD-I DAŞT:
Her an ve mekanda, vicdan ve zevk yoluyla Allah'tan haberli olmak hal-i.. Bazıları bu hal-i kendinden geçmeksizin huzur şeklinde ifade etmişlerdir. Yine hakikat ehline göre bu hal, Hakkın, «şühud» aynasından müridi istilasından gelir.

Hoca Ubeydullah, Yâd-Kerd, Baz-Geşt, Nigâh Daşt ve Yad - Daşt ölçülerini şöyle hülasa ederler :

Yad-Kerd, zikirde tekellüf, mübalağayla ısrardan ibarettir. Baz-Geşt Allah'a dönüş ve adım her anışta Allah'ı murad ediniştir. Nigah-Daşt, dille söylemeksizin Allah'a dönüş halini muhafaza etmektir. Yad-Daşt ise Nigah-Daşt halini derinleştirmekten ve bilgiyle kullanmaktan ibaret..

VUKUF-U ZAMANİ :
Bu mesele üzerinde Şah-ı Nakşibend buyuruyorlar :

— Müridin bütün uğraşma ve didinmelerini neticeye bağlayan ve onu muradına eriştirmekte en büyük müessirlerden biri olan «Vukuf-u Zamanî», insanın her an kendi halini bilmesi halinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması demektir.

Yakup Şerhî:

— Bahaeddini Nakşibend Hazretleri, bize,  kabz (sıkışma) halinde istiğfar; bast (genişleme) halinde de şükür ile emir buyurmuşlardır. işte bu iki hale dikkat ve riayet «Vukuf-u Zamanî» dir.

Hoca Hazretleri ;

— Müridin olanca kar binası, «Vukuf-u Zamanî» işinde saat üzerine kurulmuştur. Yani müridin halindeki nizam, vaktini muhafaza etmeğe bağlıdır. Ta ki, aldığı her nefes, huzur ile mi, gafletle mi geçmektedir, bilsin..

«Vukuf-u Zamanî» tasavvuf büyüklerince nefs murakabe ve muhasebesinden ibarettir. Hoca Hazretleri:

— Muhasebe, her geçen saatin huzur veya gaflet noktasından hesaplanmasıdır. Eğer vaziyette noksan varsa «Baz-ı Geşt» usulüne sarılıp amele yeniden başlanması lazımdır.

VUKUF-U ADEDİ:
Zikir sayısına dikkat ve riayet işi.. Hoca Bahaeddin-i Nakşibend Hazretleri, kalbi zikirde sayıya dikkat ve riayetin dağınık «havâtır» ı toplayıp sildiğine işaret ederler.

«Hacegan» yolunda «Vukuf-u Adedî», mücerret sayı saymak değil, sayı çerçevesi içinde kalbî zikri derinleştirmektir. Gerektir ki bir nefeste, 3, 5, 7 veya 21 kerre Allah ismi zikredilsin ve bu kemiyet ölçüleri mutlaka tek rakamlarla bitsin..

Hoca Alaeddin Attar Hazretleri :

— Dava kemiyette değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani huzur ve şuurla çok zikir. . Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun. eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir. Zikrin eseri, Tevhit Kelimesindeki nefy kısmında beşerî vücudun yokluğa karıştığına, ispat kısmında da ülûhiyet cezbelerinden bir tecclli göründüğüne delâlet eden hallerle meydana çıkar.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri:

«Vukuf-u Adedî» denilen hassa, Ledün ilminin ilk mertebesidir.

Bu görüşten murad, başlangıçta bulunanlara ait tasarruf ve cezbe eserleri olmak gerektir.

Nitekim Alaeddin Attar, Hazretleri buyurdular :

— öyle bir halet ve keyfiyet ki, yakınlık ve Ledün ilminin başlangıcı onda tecelli eder. «Vukuf-u Adedî» nin Ledün ilminde başlangıç noktası olduğu, Mutlak Bir'in aleminde belirmesi sırrından haber vermesiyledir. «Vahid»in, esasta, sayılara çekirdek teşkil etmesi gibi..

İki mısra :
Görünen çokluk sureti bir nümayişten ibarettir;
Tecellilerde hakikat «Bir» den başkası değil

Bir kıta :
Çokluk ayniyle birliktir;
Varlık «bir» dedir.
Her neyi iki görürsen sen,
Bil ki, o yine birdir.

Bir kıta :
Hakikat ehlinin mezhebince Bütün sayılar «bir» in içindedir. Zira sayılar ne kadar çoğalsa Hakikatleri yine birdir.

işte Ledün ilminin ilk merhalesi olan «Vukuf-u adedî» böyle bir anlayışa ermektir.

Ledün ilmi öyle bir bilgidir ki, yakınlık ehline ancak Allah'ın talimiyle malum olur; akla bağlı deliller ve müşahedelerle değil . . Nitekim Kur'an Hızır'ı Ledün ilmine malik olmakla över. Yakîn ilmiyle Ledün ilmi arasında fark şudur ki, yakîn ilmi, ilâhî zat ve sıfat nurunu idrakten ibaretken, Ledün ilmi, Allah'tan ilham yoluy ile manaları kavramak işidir.

VUK'UF-U KALBİ:
îki manalı: Biri, zikir edicinin her an Allah'ı bilmesi.. Bu, «Yad Daşt» nev'inden bir iş.. Bu hususta Hoca übeydullah Hazretleri buyururlar ki:

— «Vukuf-u Kalbî» Allah'tan agah olmakta bir gönül halidir. öyle ki, gönülde, Allah'tan gayri hiç bir şey olmayacak..

Yine Hoca Übeydullah Hazretleri:

— Zikirde zikredilenden âgâh ve gönlü ona inhisar ettirmek. . Bu âgâhlığa, görüş, eriş, vücut ve «Vukuf-u Kalbî» derler.

ikinci mana :

Zikredicinin gönüle yönelmesi. . Mecaz yoluyle gönül dedikleri, ucu sivri ve kenarları yuvarlak müselles şeklindeki et parçasına.. O et parçası sol memenin altındadır ve bütün dikkatin üzerinde toplanacağı noktadır. «Vukuf-u Kalbî» den murat da o et parçasının zikirden asla gafil olmayarak onun harareti içinde erimesidir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri, «Vukuf-u Kalbî» ye ait bu iki noktayı lazım ve mühim tutmuşlardır.

Bir ayet gereğince, Allah her yerde hazırken nasıl Kabeye dönülerek ona el açılıyorsa, can ve gönül kabesi kalbe yönelmek suretiyle yol bulunuyor ve onsuz olmuyor. Zira insan, içinde bulunduğu taayyün suretleri ve hayvanî ruhu bakımından istikametlerin zindanında mahpustur. Ama, yine aynı insan, öz hakikatiyle cihet ve istikametlerin dışındadır. Bu bakımdan cihet ve istikametin esiri, cihetsizliği yine cihette aramak zorunda kalıyor.' Ve yine bu bakımdan mecaz, yoluyle gönül denilen et parçası da ruh hakikatinin nişanesi ve bir nevi cihet tayini noktası oluyor. Hakikate yol için bu mecaz noktasına yönelmek ve Ledün ilminin anahtarını onda bulmak lazımdır.

Hoca Abdülhalik Hazretleri, bekâ alemine intikalleri yaklaşınca yakınlarından dört kimseyi davet ve irşad makamına liyakatle tebşir etmişlerdir.

ABDÜLHALIK GUCDEVANI

Yusuf Hemedanî Hazretlerinden gelen aslî kolu, üçüncü halife Ahmed Yesevî dallarından sonra yine kendisine döndürmüş bulunuyoruz.

Abdülhalik Gucdevanî Hazretleri, Yusuf Hemedanî'nin dördüncü halifesi ve «Hacegan» silsilesinin başı, halkanın merkezi...

Doğdukları ve medfun bulundukları yer, Buhara'da Gucdevan köyü.. Gucdevan, Buhara'ya 6 fersah mesafede, şehirimsi büyük bir köy. .

Babasının ismi Abdülcemil.. Zamanında, Abdülcemil İmam diye meşhur.. imam Malik evladından.. Zahir ve batın ilimlerinde üstün ve müşkülü olanların baş vurduğu kapı.. Hızır ile sohbetleri var.. , Kendisine bir erkek evladı olacağını ve ismini «Abdülhalik» koymasını söyleyen de Hızır..

Abdülhalik Gucdevanî Hazretlerinin babası, Malatya taraflarında otururken Maveraünnehr'e hicret etmiş, Buhara yakınları nda Gucdevan köyüne yerleşmiş ve Rum hükümdarlarından birinin kızı olan zevcesinden, orada, Abdülhalik dünyaya gelmiş..

Abdülhalik çocukluğunu doğduğu köyde geçirdi ve daha sonra Buhara'da ilim tahsiline koyuldu.

Bir gün, tefsir okurken gizli duayı emreden bir ayeti hocasına soruyor:

— Bu gizliliğin hakikati ve gizli zikrin yolu nedir ? Zikredici yüksek sesle ve uzuvlarını oynatarak işini yapsa herkes duyar ve görür. Kalbinden yapsa, bir hadis gereğince kan damarlarında gezdiğini bildiğimiz şeytan farkına varır. Ne yapmak lazım?.

Hocası diyor ki;

— Bu, ledün ilmi meselesidir. Allah dilerse seni dostlarından birine eriştirir, o da sana gizli zikri öğretir.

Abdülhalik Hazretleri kendilerine ilahî sırları talim edecek Allah dostunu beklediler. Ta, Hızır'ın kendilerine görünüp «vu-kûf-u adedî» denilen usulü öğrettiği güne kadar..

«Fasl-ül-hitab» isimli kitap, Abdülhalik Hazretlerinin ölçülerini tarikatte hüccet, (senet) olarak gösterir. Bu ölçüler her tarikatte makbul, sıdk ve safayı elde etmekte başlıca yardımcı, şeriat ve sünnete uymakta ve nefse karşı durmakta biricik müessirdir. Gizli zikrin gayesi olarak da yabancıların gözünden saklanmayı şiar kabul etmiştir.

Abdülhalik Hazretlerine gizli zikri Hızır talim ettirmiştir.

Bir zaman sonra Hoca Hazretleri Buhara'ya geliyor ve orada Yusuf Hemedanî Hazretlerinin sohbetine erişiyorlar. Görüyorlar ki, Yusuf Hemedanî de kendileri gibi gönül zıkriyle meşgul .. Böylece, sohbette mürşidleri Yusuf Hemedanî, harekette de Hızır oluyor. Şu var ki, Yusuf Hemedanî ve eski şeyhlerin zikirleri, resmî ve umumî planda açık zikirdir. Ayrıca içten edilen zikrin hususî şeklidir. Böyleyken Yusuf Hemedanî Abdülhalik Gucdevani'nin topyekün gizli zikrini kınamıyor ve :

— Mademki Hızır'dan böyle emir aldınız, devam ediniz! Diyor.

Hoca Abdülhalik Gucdevanî'nin bir yazısından :

«— Henüz 22 yaşlarındaydım ki, Hızır beni Yusuf Hemedanî Hazretlerine ısmarladılar. Hoca'nın Buhara muhitinde kaldığı müddetçe yanından ayrılmadım ve hizmetinde bulundum.»

Abdülhalik Gucdevanî bu vaziyette riyazete başlıyor ve geçirdiği halleri gözlerinden saklamakta çok titiz davranıyor. Ve her an velayet ve kerametleri ilerliyor.

Tarikat edep ve ölçülerine ait bir vasiyetnameleri vardır ki, manevî oğulları Hoca Evliya-yı Kebir için yazmışlardır. Bu vasiyetname, tasavvuf ve ledün ilmi irfanının en ince hikmetlerini toplayıcı ve yolun ana hedeflerini göstericidir.

Bu pek meşhur vasiyetnameden birkaç nokta :

«— Vasiyet ederim sana ey oğul ki, bütün hallerinde ilim, edep ve takva üzerinde olasın!. Geçmişlerin eserlerini oku ve sünnet ve cemaat yolundan git! Fıkıh ve hadis öğren ve cahil sofilerden bucak bucak kaç! Namazlarını mutlaka cemaatle kıl!.. Şu şartla ki, imam ve müezzin olma! Şöhret peşinde gezme! Şöhrette afet vardır. Makamlarda da gözün olmasın; daima kendini aşağılarda tut! Mahkeme ilanlarına adım yazdırma ve mahkemelerde bulunma Kimseye kefil olma! Halkın vasiyetlerine karışma! Padişah ve şehzadelerle düşüp kalkma! Dergah kurma ve dergahlarda oturma! Güzel ses dinlemeğe fazla kapılma ki, ruhu karartır ve sonunda nifak doğurur. Böyleyken güzel sesi de inkar etme ki, ona bağlı olanlar çoktur. Az ye, az konuş az uyu; ve halktan, arslan'dan kaçar gibi kaç! Her zaman yalnızlığı tercih et ve körpe çocuklardan, kadınlardan, yenilik dâvası edenlerden, zenginlerden ve aşağı takım insanlardan uzak dur! Helal ye, şüpheli işlerden çekin ve kudretin yettiği müddetçe evlenme ki, dünyaya bağlanır ve o uğurda dinini yele verirsin. . Çok gülme; hele kahkahayla gülmemeğe çok dikkat et! Gülmek kalbi öldürür. Herkese şefkat gözüyle bak ve kimseyi hakîr görme! Kendi dışını bezeyip süsleme ki, dış mamurluğu iç haraplığından gelir. Halkla didişme, kimseden bir şey isteme ve kimseye hizmet teklif etme! Şeyhlere mal ve canla hizmet et ve onların halini aslâ kınama! Onları kınayanlar felah bulmaz. Dünyaya ve dünya ehline gurur bağlama! Gönlün daima mahzun, bedenin rahatsız ve gözün yaslı olmalı, İşin halis, duan yalvarıcı, giyeceğin eski, yoldaşın derviş, sermayen din ilmi, evin mescid ve yakının Allah olsun..»

ŞEYH CEMALEDDİN

Hadım Şeyh'in halifesi.. Herat şehrinde Mevlânâ Sadeddin Kaşgarî türbesinde mücaver olarak oturdu ve orada vefat etti. Kabri Mevlânâ Sadeddin ile yan yana..

Bu satırların muharriri (Şeyh Sâfi), onun sohbetine sık sık devam eder ve kendisinden şeyh hakkında (Şeyh Hadim) menkı­beler dinlerdi.

Şeyhinden bir söz :

— Bir kısım insan vardır ki, Allah'ın zikrinden kalblerinde kasvet belirir. Zira, zikri, edebine saygı göstermeden gaflet ve nefsaniyetle ederler.

Şeyhinden bir söz :

— Zikir mertebelerinin nihayetinde erişilen zevk ve huzur mümkündür ki, bu mertebeler aşılmadan, başlangıçta da zuhur etsin.. Fakat böyle bir zevk ve huzurun devam ve bekası ola­maz. Tabiat değişikliğiyle o da değişir ve silinip gider. Zikir mer­tebelerinden sonra gelen zevk ve huzur ise insanda bizzat tabiat olacağı için devamlı ve bekâlı olur.

Şeyhinden bir söz :

— Müride gelen hâlin dürüstlüğü üzerinde tek işaret, kalbte bir fena ve yokluk keyfiyetinin doğması ve bu keyfiyete bağlı olarak farzların yerine getirilmesindeki güçlüğün kalkmasıdır. O keyfiyetle insana öyle bir hal gelir ki, mürid için şeriat ölçülerin­den güzel bir şey olamaz ve emirler kuş gibi bir hafiflikle yerine getirilir.

Şeyh Cemaleddin anlatıyor:

— Bir gün zahir âlimlerinden biri şeyhimizin yanına gelip dedi ki: «Raks ve güzel ses ehlinin hali iki şıktan biridir; ya şu­urlarına maliktirler, yahut şuursuz.. Şuurlarına sahip bulunu­yorlarsa bu vaziyette raks ve kendinde değilmiş gibi görünmek son derece çirkindir. Eğer şuursuz iseler, bu hal abdest bozucu olduğuna göre onu nazara almadan, yani abdestsiz namaz kılmak daha da çirkin bir hareket olur. Şeyhimiz de şu cevabı verdiler :

«Abdest bozucu şuursuzluk, ya delilerde olduğu gibi aklın büsbütün kalkması, yahut bayılma vesair hallerde görüldüğü şe­kilde bir an için örtülmesi neticesinde meydana gelir. Ama raks ve güzel ses bağlılarının şuursuzlukları bunlardan hiç birine uy­maz. Onlardaki şuursuzluk, güzel ses dinlerken ilâhî âlemden ge­len tesirin küllî akıl yoluyle cüz'î aklı zaptetmesi şeklindedir ki, bu vaziyette abdest tazelemek diye zarurete yol açılmaz. Küllî aklın himaye ve tasarrufundaki cüz'î akıl, ilâhî tesir ve cazibeden gelen kaynaşmayla, şuur ve dolayısiyle abdest bozucu kerih şar­ta düşmüş olmaz. Şuurlu olarak güzel ses dinlemeğe gelince, o da, sesin cinsine, hizmet ettiği gayeye,, dinleyenin niyetine, yakıştır­dığı muradına göre ayrı ayrı mânalar belirtir ve fetvalar gerek­tirir.»

Şeyhinden bir söz:

— Yokluğun vücudu, beşer vücuduna avdet eder; fakat fe­nanın vücudu beşer vücuduna avdet etmez.

Tefsiri:

Yokluğun vücudu tâbirinden murat, müridin yokluk sıfatiy le gerçekleşmesidir. Bu, bir nevi kendini kaybetme halidir ki, Hâ cegân yolunun başındakilere uğraşmaları esnasında gelir. Dış âlemin nakışlan gözden ve gönülden silinince de, işte yokluğun vücudu yönünden hakikî varlık ışık salmaya başlar. Bu vücut, beşerî şartlar sebebiyle devamlı olmaz ve geriye dönebilir. Ama, fenadan sonra gelen bekâ —ki Hakkanî vücudun başlangıcıdır— bir kere tahakkuktan sonra bir daha gitmez.

Sadık mürid, gönül aynasını dış dünya nakışlarından temiz­leyince kendinde bir yokluk hissetmeğe başlar, vücudunu ve dün-

yayı göremez ve hatırlayamaz olur. Bu hale tasavvuf lisanında «adem» ve «gaybet» derler. Bu hal, saadet sabahından ve ilâhî vuslat anından ilk işarettir. Fakat olanca mesele, bu halin sâlikte devamlı ve sabit hale gelmesidir. Sâlik bu hal içinde devam ede ede yokluktan fenaya geçecek ve Hakkanî vücuda erecek olursa zevali imkânsız olan makama ermiş olur. îşte, «fenadan sonra be­ka» makamı budur. Bu varlıkla var olduktan sonra beşerî vücu­da dönmeğe mecal kalmaz.

SADB VE BEDR ATALAR

Zengi Ata'nın üçüncü ve dördüncü halifeleri.. Sadreddin Mehmed ve Bedreddin Mehmed.. Daima bir arada bulunurlar ve ferdî ihtiyaçlarından başka her şeyleri birlik içinde geçerdi. Şu var ki, Sadreddin her an terakkideyken Bedreddin geri kalmakta ve bunun sebebini Zengi Ata'yı ilk görüşünde kabul etmeyişine bağlamaktaydı. O da, Seyyid Ata gibi Anber Ana'ya baş vurdu ve ağlayarak şefaat diledi. Şefaat kabul edildi ve Bedr Ata, sır­tındaki yükü atıp kemal semalarına kanat açtı.

Arada, Sadr Ata'dan başlayarak birbirinin mürşidi ve mü­ridi; şeklinde şu basamaklar :

Eymen Baba, Şeyh Ali, Mevdud Şeyh, Kemal Şeyh, Hadim Şeyh..

İSHAK HOCA

ismail Ata'nın oğlu..

Şeyh Abdullah Hocendî anlatır :

Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin sohbetlerine yetişmeden bir hayli zaman evvel bana kuvvetli bir cezbe gelmişti. Büyüklerden birinin mezarını ziyaretimde bir hitap işittim : «Geri dön; senin muradın 12 yıl sonra Buhara'da gerçekleşecektir!» bir gün pazar­dan geçerken bir köşeye çekilmiş, birbiriyle halleşen iki Türk gördüm, içli içli konuşuyor ve ağlaşıyorlardı. Kulak verdim : Ba­hisleri tarikat.. Meclislerine girmek istedim. Pazardan biraz meyva ve yiyecek alıp önlerine sürdüm. Birbirlerine işaret ede­rek hakkımda kabul yüzü gösterdiler ve dediler : «Bu derviş is­tekli görünüyor. Onu sultanımızın oğlu îshak Hoca'ya götürelim!» Ishak Hoca'nın yerini öğrendim ve gittim. Büyük alâka ve iltifat gördüm. Bir müddet hizmetlerinde bulundum. Sonunda, îshak Hoca, hakkımda fazla alâka ve himaye isteyen oğluna benim için şöyle dedi: «Bu dervişin nasibi benden değil, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden.. Benim onu tasarrufa mecalim yoktur.» Bu sö zü işitince, mezardan gelen hitabı hatırladım ve İshak Ata'nın ermişliğine tam inandım. Nasibimi bekledim.

İSMAİL ATA

Seyyid Ata'nın yüksek halifelerinden.. Halimin başında halk İsmail Ata'ya çatar, aleyhinde konuşurmuş.. O da dermiş ki:

— Ben onları bilmem, tanımam; yiyeceklerini verir, davul­larını çalarım. Canım feda olsun kendilerine!.

Seyram ile Taşkent arası Hoziyan kasabası halkı da ismail Ata hakkında söylemediğini bırakmazmış.

Mukabelesi:

— Bu mollalar bizim sabunumuzdur. Onlar olmasa nasıl te­mizleniriz.

Hoca Ubeydullah Hazretleri bu sözü pek beğenirlerdi. Halk şefkat mevzuunda yine ismail Ata'nın düsturu:

— Halkı sev, ona güneşte gölge, soğukta kaftan, kıtlıkta ek­mek ol!

Hoca Ubeydullah hazretleri, bu söz için de «her hikmeti top­layıcı kelâm» buyurmuşlardır.

ismail Ata'nın bir müride telkini:

— Ey derviş, seninle tarikat arkadaşı olduk! Bizden bir na­sihat kabul et: Bu dünyayı süslü bir mezar say, Allah ile kendin­den, başkasını yok bil; ve nihayet tevhid denizinde öyle boğul ki, sen de aradan çık ve «var olan ancak Allah'tır» sırrına er!

Büyüklerden biri diyor ki :

— Şeyh İsmail'in müridleri secde ederken kendilerinden zevk kokusu gelirdi.

SEYYİD ATA

Zengi Ata'nın ikinci halifesi. . İsmi Ahmed. . Hani, şu ilk görüşünde Zengi Ata'yı küçümseyen, ilmine mağrur Seyyid. . Hakikati gördükten ve Zengi Ata'ya teslim olduktan sonra nef­sine etmediği işkence, baş vurmadığı şefaat, şeyh yolunda el at­madığı hizmet kalmadıysa da bir türlü gönül darlığından kurtu­lamadı ve perdeyi açamadı. Nihayet Anber Ana'ya baş vurdu ve yalvardı:

— Sizin ricanız Zengi Ata önünde tesirli ve benim gibi fukaraya şefkatiniz büyüktür. Lütfen benim için şefaatte bulunu­nuz ve keskin nazarlarının bana yönelmesini sağlayınız! Beni ke­mal yolunda bir türlü derece alamamak felâketinden kurtarınız.!

Anber Ana, Seyyid Ata'ya acıdı ve dedi :

— Sen bu akşam siyah örtülere bürünüp onun yolu önünde uzan!. Seher vakti abdest almaya çıktıkları zaman seni bu halde görsünler ve merhamet etsinler. .

Anber Ana, gece vakti şeyhe de ricada bulundu :

— Ahmed bunca zamandır hizmetinizdedir, şimdiye kadar iltifatı nazarınıza mazhar olamadı. Ona himmette bulunmanızı istirham ediyorum.

Zengi Ata gülümsedi :

— Ahmed'in seyyidliği ve ilmi, yolunda engel oldu. Beni gördüğü gün kendimi ona belirttiğim halde kabul etmedi. Gön­lünden, bir seyyid ve âlim kişinin bir sığır güdücüsüne bağlanamayacağına dair fikirler geçirdi. O yüzden de yolda kaldı. Fakat mademki sen şefaat ediyorsun; suçundan geçtim, inşallah hâli düzelir.

Şafak vakti Zengi Ata dışarıya çıktıkları zaman, yerde siyah örtülere sanlı bir şey gördüler. Ayaklarını kaldırıp Seyyid Ata'nın göğsüne bastılar. Seyyid Ata şeyhinin mübarek ayaklarından öpmeğe ve yüzünü, gözünü ayaklara sürmeğe başladı.

Zengi Ata sordu :

— Kimsin sen?

— Ahmed..

Zengi Ata fısıldadı:

— Artık ayağa kalkabilirsin, Ahmed! Bu küçüklük seni bir anda büyültmeye yetti!

Ve Zengi Ata; Seyyid Ata'ya öyle bir yöneliş yöneldi ki, mü­ridine bütün fetih kapıları açıldı.

Seyyid Ata o kadar yükselecektir ki, bir gün toprağından iyi

mahsul alamayan bir ekincinin şikâyeti üzerine toprağa hitap edip iyi mahsul vermesini ihtar edecek, toprak da yıllarca tohum ekilmeksizin en bol mahsulü vermekte devam edecek..

UZUN HASAN ATA

Birinci halife. . Bahsettiğimiz mürşid arayıcısı dört talebe Taşkent kırlarından geçerken, dudakları kalın bir zencinin bir sürü sığır otlattığını görüyorlar. Bu kuzgunî siyah renkli çoban Zengi Ata'dır ve iç halini gizleyerek Taşkent halkının sığırlarını otlatmaktadır. Kırda her namazdan sonra açık zikirle meşgul olmakta, zikir başlayınca da sığırlar otlamayı bırakıp Zengi Ata'nın etrafında halkalanmakta ve zikri dinlemekte. .

Dört istekli, Zengi Ata'nm yanına geliyorlar ve görüyorlar ki, simsiyah renkli bir çoban dikenli otlardan bir demet yapıyor ve çıplak ayağını demetin üzerine bastığı halde dikenler kendisine acı vermiyor.

Yaklaşıyorlar ve bu hâle taaccüble bakıp selâm veriyorlar. Zengi Ata, selâmlarına mukabele ediyor ve soruyor :

— Siz gariplere benziyorsunuz! Nereden gelmektesiniz?

— Biz Buhara'da medrese talebesiydik. İlim okuyorduk. Birden içimize bir ateş düştü ve akıl didişmelerinden vaz geçip bâtın yoluna sapmak dileği geldi. Bu gayeyle evimizi, yurdumuzu, her şeyimizi bırakıp yollara düzüldük. Biricik muradımız, bizi gayemize erdirecek kâmil mürşidi bulmak. . Onu arıyoruz! Bize bir sağlık verebilir misiniz?

Zengi Ata, bu saffetli gençlerin nurlu yüzlerine bakıp diyor ki :

— Durun; dünyanın çepçevre dört bucağını koklayıp kâmil mürşidden bir koku alacak olursam size haber vereyim..

Ve Zengi Ata, başı ile bir daire çevirerek her tarafı kokluyor ve bütün istikametleri yokluyor. Sonunda :

— Her tarafı kokladım ve yokladım, diyor; sizi irşada ehil kendimden başka kimseyi bulamadım!

Bu iddia karşısında gençlerin dördü birden müthiş bir hay rete düştü. Seyyid Ata ile Bedr Ata hemen inkâra yöneldiler.

Seyyid Ata kalbinden şunları geçirdi :

— Ben Seyyid (peygamber soyundan gelme), ilim sahibi ve incelikleri bilen bir insan olarak siyahî bir çobana nasıl bağlanabilirim?

Bedr Ata da şöyle düşündü :

— Bu kalın dudaklı zencinin yeltendiği iddiaya ve ettiği dâ­vaya da bak!

Fakat öbür ikisi bu inkâra düşmediler, içlerinden dediler ki:

— Mümkündür ki, Kudret Sahibi, bu siyah adamın gönlüne emanet nurunu yerleştirmiş olsun. . Esrar âlemi bu, kim ne bi­lir?

Fakat ne inkâr edenler, ne de kabul gösterenler henüz bir karşılık vermeğe imkân bulamadan Zengi Ata'nın tasarrufu ye­tişti, hepsi birden onun cazibesine tutuldular ve eteğine yapıştı­lar. Aralarından Zengi Ata'ya ilk bağlanan Uzun Hasan Ata ol­du. İlk kemal ve irşâd makamına erişen de yine o..

ZENGl ATA

Hakim Ata'nın başlıca halifesi.. Doğduğu, oturduğu ve öl­düğü yer Şaş vilâyeti..

Hoca Ubeydullah Hazretleri buyurmuşlar ki :

— Zengi Ata'nın mezarını her ziyaret edişimde kabirden «Allah Allah!» nidasını duyardım.

Hakîm Ata'nın vefatından sonra mürşidinin zevcesi Anber Ana'yı nikahladı.

Hakîm Ata siyaha yakın koyu esmermiş.. Bir gün Anber Ana'nın gönlünden şöyle bir şey geçmiş :

— Ne olurdu, Hakîm Ata siyah olmasaydı! Hakîm Ata, keramet nuruyle bu gizli fikri keşfetmiş ve zev­cesine demiş :

— Yakın zamanda benden daha siyahına düşeceksin!

Çok geçmeden Hakîm Ata ölmüş ve Anber Ana, kuzgunî si­yah olan Zengi (zenci) Ata'nın zevcesi olmuş. .

Şöyle :

Hakîm Ata Harizem'de vefat edince Zengi Ata Taşkent'ten kalkıp oraya geliyor. Mürşidinin kabrini ziyaret ve yakınlarını ta'ziyet edinceye kadar da hiç bir işle uğraşmıyor. Anber Ana'­nın «iddet» dedikleri şer'î bekleme müddeti nihayete erince ya­kınlarından birini Anber Ana'ya gönderiyor ve nikâhına talip ol­duğunu bildiriyor.

Anber Ana bu teklife karşı y üzünü çeviriyor ve cevap veri­yor :

— Ben Hakîm Ata'dan sonra kimseye varmam!. Kaldı ki, bu kömür yüzlü zenciye!.

Anber Ana, kendisine talip olan Zengi Ata'ya red cevabını verirken yüzünü ne tarafa çevirdiyse o tarafa doğru boynu tutuluyor, bükülüyor ve düzelmez oluyor. Anber Ana, ıstırap içinde kıvrana dursun. . Teklifi götüren yakını Zengi Ata'ya koşup va­ziyeti haber veriyor.

Aldığı cevap :

— Git de Anber Ana'ya de ki : Beni Zengi Ata gönderdi ve soruyor: Bir gün «Keski kocam siyah olmasaydı!» diye kalbinden geçen duygu hatırında mı?. Hani bu duyguyu Hakîm Ata keşfetmiş ve «Benden daha siyahına düşeceksin!» dememiş miydi sana? Şimdi ne dersin bu tecelliye?

Anber Ana bu sualin karşısında her şeyi anlıyor ve kaderin emrine boyun eğiyor. Boyun eğdiği anda da boynu düzeliyor.

Zengi Ata'nın, Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata ve Bedr Ata isimli dört halifesi oldu. Bu dört halife, Buhara medreselerinden birinde zahirî ilme çalışırken birdenbire içlerine bâtın ilminin ateşi düştü, her şeylerini bırakıp    Türkistan taraflarına göç ettiler ve Zengi Ata'yı buldular, onun mübarek eteğine ya­pıştılar ve dördü birden halifelik makamına eriştiler.

HAKİM ATA

            Ahmed Yesevî Hazretlerinin dördüncü halifesi.. Oturdukları ve defnedildikleri yer Harizem'de Akkargan adlı köy..

SÜLEYMAN ATA

     Ahmet yesevi ye bağlı  üçüncü halife.. Türk ermişlerinin büyüklerinden.. Derviş­lik hallerinden Türkçe nakilleri Türkistan'da pek meşhur ve dil­den dile gezici..

Sözü: «— Kimi görsen Hızır bil, her geceyi Kadir bil

SAİD ATA

       Ahmed Yesevî Hazretlerine bağlı ikinci halife. . Mürşidinin rehberliğiyle tırmanılması en çetin derecelere yükseldi.

HOCA AHMED YESEVİ

HOCA AHMED YESEVİ

HOCAN HASAN ENDAKİ

Hoca Yusuf Hazretlerinin ikinci halifesi. . Künyesi Ebû Muhammed, ismi Hasan bin Hüseyin. . Buhara'ya 3 fersah mesafede Endâk kasabasından. . Devrinde zamanın kutbu.. Müritlerini terbiye etmekte son derece hususî ve tesirli bir usule sahip.. Sünnet yolunda riyazetleriyle safâ derecesine ulaşmıştı. 90 yıl yaşadı.

Hoca Yusuf Hazretlerinden nisbet ve tarikat bağı aldıkları zaman üzerlerine öyle bir hal geldi ki, dünya, iş ve ev alâkası di­ye hiç bif şeye gönüllerinde ve hattâ şuurlarında yer kalmadı. Dipsiz bir istiğrak kuyusunda kayboldular. Bu vaziyeti gören Yusuf Hemedânî Hazretleri kendisine nasihatte bulundu :

— Siz fakirsiniz, iş görmeğe mecbursunuz. Kaldı ki, evli ve çoluk - çocuk sahibisiniz. Sizin için dünya vazifelerinizi ihmal etmemek, hem şeriat, hem de akıl bakımından şarttır.

Hoca Hasan, bütün gücünü dudaklarında toplayarak cevap verdi:

— Benim hâlim öyle ki, başka hiç bir işe mecalim kalmamıştır.

Yusuf Hemedânî Hazretleri bu cevaba öfkelendiler ve Hasan'ı payladılar.

Gece, Yusuf Hemedânî rüyasında Allah'ı görüyor. Allah ona utan diyor :

Hoca Yusuf Hemedânî'nin üçüncü halifesi. . Türkistan'ın Yesi şehrinden. . Kabri de orada. . Türkistan halkı ona Ata Yesevî derlerdi. «Ata» baba mânasına gelirse de Türkler şeyhlerini ulularını bu kelimeyle anarlardı. Yusuf Hemedânî Hazretlerin­den feyizlerini tamamlayıncaya kadar Baba Arslan isimli bir şey­he hizmet ettiler ve şeyhin hayatı boyunca kendisinden ayrılma­dılar. Şeyh vefat edince de yine onun işaretiyle Buhara'ya gidip Yusuf Hemedânî'ye bağlandılar ve onun terbiyesinde irşâd ma­kamına erdiler, ilk iki halifenin vefatından sonra irşâd makamı­na geçtiler ve Buhara taraflarında halkı hakka davetle meşgul ol­dular. Bir müddet sonra gaipten gelen işaretle Türkistan'a gitmek icap edince dördüncü halife, fakat nisbeti yürütmekte üstün ku­tup Abdülhalik Gucdevânî Hazretlerine yerlerini bırakıp Yesi yolunu tuttular.

Ahmed Yesevî, Türk velîlerinin kol basışıdır ve Türkistan büyüklerinden çoğunun nisbeti kendisinedir. Kendi öz sülâlesin­den pek çok velî gelmiştir.

Dört Halife bıraktı.

MANSUR ATA

      Ahmed Yesevî'nin ilk mürşidi Baba Arslan'ın oğlu.. Zahir ve bâtın ilimlerinde büyük. . îlk terbiyesini babasından ve son­ra onun emriyle Ahmed Yesevî'den aldı ve erdi.

HOCA UBEYDULLAH BEKRİ

   Hoca Yusuf Hemedânî'nin dört halifesinden ilki. .  Hârizem bölgesinden. .  Âlim, ârif, makam ve keramet sahibi. .

— Yusuf, biz sana görmen için akıl gözü verdik; Hasan'a ise hem akıl, hem de gönül gözü ihsan ettik!

Bu rüyadan sonra Yusuf Hemedânî, Hasan Endâkî'yi aziz ve

muhterem tutar oldular. Kabri, Buhara'da

HOCA YUSUF HEMEDANl

         Yusuf Hemedânî 18 yaşlarında iken Bağdat'a gidip Ebû İshak'tan fıkıh okudu. Isfahan ve Buhara'da ilim tahsil etti ve bil­gide kemale erişti. Mezhebi, Hanefî. . Irak, Horasan, Hârizem ve Mâveraünnehr taraflarında itibar sahibi oldu. Bâtın ilmi kapısını ona açan Şeyh Ebû Ali Farimedî. . Doğumu 445, ölümü 535. . ömrü 90 yıl. . Kâh Merv ve kâh Herat'ta otururdu. Derin hal ve keramet sahibi. . Bağdat'tan Semerkand'e kadar uzayan bü-vük bir sahada, halk, kudsî nefeslerinden faydalanmak için ziya­retlerine akın ederlerdi. Merv'den çıkıp Herat'a giderken yolda vefat ettiler. Mübarek naaşı müritlerinden biri tarafından Merv'e nakl ve orada defnedildi. Vefatlarına yakın müritlerini toplayıp kendilerine öğüt verirken aralarından irşâd makamına erişmiş dört kişi tesbit etti, onları halife tayin etti ve her birini tâbi olunacak merkezler halinde gösterdi. Ondan sonra müritler ayrı ayrı dört halifenin eteklerine yapıştılar.

HOCA UBEYDULLAH TAŞKENDİ

«Hâcegân» yolu diye isimlendirilen tarikat nisbetini ve zi­kir talimi ehliyetini Yakup Çerhî Hazretlerinden almışlardır.

O, Şâh-ı Nakşibendi'den,

O, Seyyid Emîr Kulâl'den,

O, Hoca Muhammed Bâba, Semmâsî'den,

O, Hoca Ali Ramitenî'den,

O, Mahmut Emir Fagnevî'den,

O, Hoca Arif Reyvegerî'den,

O, Abdülhalik Gucdevânî'den,

O, Yusuf Hemedanî'den,

O, Ebû Ali Farimedî'den,

O, Ebülkaasım Gürkânî'den..

Ebulkaasım Hazretlerinin bâtın ilminde nisbetleri iki taraf­lıdır. Biri, Hazret-i Ali, öbürü Hazret-i Ebubekir kollarından Nur Merkezine erişen yollar..

Şöyle ki:

Ebulkaasım nisbeti Ebulhasan Hırkani'ye,

Onunki, Ebu Yezid Bestami'ye, (Ruhani nisbet)

Onunki, İmam Câfer-i  Sadık Hazretlerine,  (Ruhanî) nisbet

Onunki, İmam Muhammed Bakır Hazretlerine,

Onunki, İmam Zeynelâbidin Hazretlerine,

Onunki, İmam Hüseyin Hazretlerine,

Onunki, Hazreti Ali'ye..

İmam Cafer Hazretlerinin bir nisbeti de validelerinin baba­sı Kasım bin Muhammed bin Ebubekir Hazretlerine olduğu için, ondan Selmân-ı Fârisî ve ondan Hazret-i Ebubekir'e intikal et­mek üzere yol ikiye ayrılıyor ve nisbetlerin en üstününü de içi­ne alıyor. Bu bakımdan, belirttiğimiz nisbetlerin şeref ve yüce­liği, silsileye «Silsile-tüz-Zeheb : Altın Halka» adını verdirmiş tir.

Yukarıda Ebulkaasım Gürkânî'den ikiye ayrıldığını kaydet­tiğimiz nisbetlerden öbürü, Ebû Osman, Ebû Ali, Cüneyd, Sırrî Sakatı, Maruf Kerhî, Hasan Basri yoluyle Hazret-i Ali'ye vanr.